Yaratma,
bir anlamıyla yoktan var etme; diğer anlamıyla da var olana şekil verme, yeni bir
düzende, farklı bir açıdan bakma gösterme. Arkadaşlarım bu dosyada “yaratıcılık
ve
psikopatoloji”ye dair bir yaratma gerçekleştirdiler.
Psikoterapiyle
ilgilenen bir klinisyen olarak, yaratmayı her şeyden önce kendini ve geçmişini
anlama ve değiştirme çabası olarak görüyorum. İster modern psikiyatrinin giderek
daha
biyolojik olarak açıklamayı başardığı duygudurum bozuklukları olsun,
isterse yaşamında bir
şeyler yolunda gitmediği için bembeyaz zihninin (tabula rasa) karalanması olarak
bakabileceğimiz nevrozlar, kişilik bozuklukları olsun, ruhsal sorunları olanın
kafası karışıktır.
Ruhsal dünyasında ve yaşamında olup bitenleri yerli yerine koymak, anlamak,
anlamlandırmak ister. Sanatsal yaratıcılık ürünleri iç dünyadaki bu karmaşanın
boyayla,
notayla, şiirle dışarı dökülmesi ve somutlaştırılması, bir taraftan
da değiştirilme çabasıdır.
Tıpkı algılarken kendimize göre algıladığımız gibi, dışarı
dökerken de değiştirerek dökeriz
içimizdekileri. Yaratıcılığın gerçek büyüsü buradadır, şamanların
dansları, paganizmin
ritüelleri gibi. Gerçek yaratıcılık bilinçdışı bir süreçtir. Anoreksik
hastaların ya da borderline
kişilik yapılanması olan hastaların müzik ya da resimle uğraştığı
dikkatimi çekmiştir epeydir.
Gerçi literatürde bu hastaların sanatla özel ilgilerine dair bir makaleye rastlamadım ama
nesne ilişkileri kuramı bakış açısında bakıldığında
borderline psikopatoloji ile yukarıda
içselleştirme ve dışsallaştırmaya tarzıyla örtüştüğünü
düşünüyorum: İçindeki kötü nesneyi
dışarı at, şekil ver ve düzelterek içine al, özdeşim kur.
Sanat
eserler yalnızca yaratıcısı ile değil kendisine yönelen ile de içsel
bir bağ kuruyor. Tıpkı
bir diyapazonun uygun frekanstaki bir sesle titreşmesi gibi. Okuyucu, dinleyici kendinden bir
şeyler bulduğu, ruhsal karmaşasına denk düşen eseri beğenir. Bu açıdan
bakıldığında
örneğin belirli bir müzik tarzını beğenen ve dinleyenlerin “psikopatoloji”lerini
dönüştürmekten çok sürdürüyor olup olmadıklarını
merak ediyorum.
Sanatçının
aykırılığı, toplumla uyuşmazlığı, hayattaki şanssızlıkları
sonucu hayata farklı bir
gözle bakmasının neredeyse doğal bir sonucu. Hayatında her şey “yolunda
gitmişler” ise hiç
bir şeyi sorgulamak zorunda kalmamış “şanslılardır”. Psikotik
ya da ağır ruhsal sorunları
olan hastalarda ise yaratıcılık ve üretkenlik ketlenmiştir. Ağır
bir majör depresyon,
dezorganize ya da rezidüel tip bir şizofrenik bozukluk vakasının günlük
yaşamını bile
yardımsız sürdürmesi mümkün değildir. Halihazırda vizyondaki
Akıl Oyunları (A Beautiful
Mind) filminin konu aldığı Ekonomi dalında 1994 yılı Nobel ödülü
sahibi John Forbes Nash
şizofreni tanısı almış ve 1959-90 yılları arasında uzun bir
süre bu hastalık nedeniyle
toplumdan soyutlanmış, yaratıcılığı tamamen olmasa da büyük ölçüde kısıtlanmıştır. Kendisi
üretkenliği ve hastalığına dair şöyle söylüyor: “Eğer
iyi bir şeyler üretememiş olmasaydım
kendimi iyileşmiş saymazdım.” İronik bir ifadeyle “optimum” bir
psikopatolojinin yaratıcılığa
yol açacağı ya da doğuştan var olan yaratma gücüne şekil vereceğini
söyleyebiliriz. Ben
böyle düşünüyorum. Öğrencilerin yaratıcılıklarını
köreltmek isteyenler Otto F. Kernberg’in
“Thirty methods to destroy the creativity of psychoanalytic candidates” yazısını
okuyabilirler
(International Journal of Psycho-Analysis, 1996, 77, 5: 1031- 1040)!!! Kernberg bir
öğrencinin yazısına kendilerine ait herhangi yeni orijinal bir fikir koymalarına
en olmanın
yaratıcılığına ket vurmak olduğunu söylüyor.
Dr.
Mehmet Akif Ersoy