Tıp
tarihi boyunca mental bozuklukların sınıflandırılmasına çalışılmıştır.
Bu çaba “mani” ve
“histeri” terimlerini kullanan Hipokrat’a kadar uzanır. Hastalıkların
Uluslararası Sınıflaması’ın
gözden geçirilmiş 10’uncu versiyonu ICD-10 Dünya Sağlık Örgütü
(DSÖ) tarafından
geliştirilmiş olup, Avrupa’da kullanılan resmi sınıflandırma sistemidir.
DSM-IV ise Amerikan
Psikiyatri Birliği (APA) tarafından geliştirilmiş olan mental bozuklukları
sınıflandırma
sisteminin 4. gözden geçirilmiş baskısıdır. DSM mental bozuklukları
sınıflandırma sistemi
Amerikan Psikiyatri birliği tarafından ilk kez 1952 yılında yayımlanmıştır.
Mental
bozuklukların tanımlanması ile ilgili karşılaşılan sorunlar ve yapılan
araştırmalar sonucunda
artan bilgiler ışığında bozuklukları en doğru biçimde tanımlayan
kriterler belirlenmiş ve
güncelleştirilmiştir. DSM-IV bu çabaların son ürünü olarak 1994
yılında yayımlanmıştır.
APA ve DSÖ’ün ortak çabaları sonucunda bu iki sınıflandırma
sistemi arasındaki farkların
en aza indirilmesine çalışılmıştır. DSM-IV halen ruh sağlığı
alanında çalışanlar tarafından
kullanılmakta, sigorta şirketlerinin ödemelerinde ve hukuki durumlarda temel alınmaktadır.
DSM-IV
deskriptif yani tanımlayıcıdır. Bozuklukların sebeplerinden bağımsız
bir şekilde
görünümlerini tanımlar. Tanının konulabilmesi için gerekli olan özelliklerin
ve belirtilerin bir
listesini sunar. Bu bölümde DSM-IV’deki tanıların ve kriterlerin tamamının
verilmesi
mümkün olmadığından DSM-IV’deki tanı kategorileri ve örnek
olarak şizofreni tanısının
konulması için kullanılan tanı kriterleri aşağıda verilmiştir.
DSM-IV tanımlanan bir
kategoriye ait kriterlerin tam olarak karşılanamadığı durumlarda kullanılmak üzere atipik,
residüel, başka türlü adlandırılamayan şeklinde tanımlanabilmesi
için belirli kurallar koyar.
Çok
eksenli değerlendirme: DSM-IV’de hasta 5 ayrı eksende değerlendirilir. Birinci
eksende klinik bozukluklar ve klinik ilgi odağı olabilecek diğer durumlar; 2. eksende
kişilik
bozuklukları, mental retardasyon; 3. eksende mental bozukluğa ek olarak bulunan genel
tıbbi durumlar ve fiziksel bozukluklar belirtilir. 4. eksende mental bozukluğun gelişiminde
katkıda bulunan psikososyal ve çevresel sorunlar kodlanır. 5. eksende ise hastanın
sosyal, iş
ve psikolojik işlevselliği olmak üzere genel işlevselliği 100 üzerinden
değerlendirilir.
Bozukluğun şiddeti, hafif, orta derecede, ağır, kısmi remisyonda, tam remisyonda
olmak
üzere belirtilir.
Klinik
görünümlerin çeşitliliği nedeniyle tanısal sınıflandırma
mümkün olan her durumu
kapsayamaz. Semptomlar tanı koyabilmek için gerekli eşiğin altında olduğunda,
klinik
görünüm genel olarak tanımlanan kategoriye uymakla birlikte özel bir tanının
kriterleri tam
olarak karşılanmadığında, bozukluğun etiyolojisi hakkında tereddüt
edildiğinde (genel tıbbi
bir duruma mı bağlı yoksa primer mi?), atipik veya karışık bir semptom örüntüsü ile karşı
karşıya bulunulduğu durumlarda “başka türlü adlandırılamayan”
kategori kullanılır.
DSM-IV,
klinik, eğitim ve araştırma ortamlarında kullanılmak üzere oluşturulmuş
bir
sınıflandırma sistemidir. Teşhis kategorileri, kriter ve tanımlamaları
uygun klinik eğitim almış
ve teşhis konusunda tecrübeli uygulamacılar tarafından kullanılabilir. Eğitimsiz
kişiler
tarafından mekanik olarak kullanılamaz. DSM’deki kriterler klinik değerlendirme
için yol
gösterir, yemek tarifleri gibi kullanılması mümkün değildir. Örneğin
var olan semptomların
şiddetli ve devamlı olduğu bir durumda, bir tanının kriterleri tam olarak karşılanmasa
bile
klinik yargıyla belirli bir tanının konulması mümkündür.
DSM’nin
adli amaçlarla kullanımında bazı sorunlar ortaya çıkabilir. Hukuğun
sonuç olarak
ilgilendiği sorularla klinik teşhiste kullanılan bilgiler arasında tam bir uyum
olmayabilir.
Bireyin özel hukuki bir standardı (cezai ehliyet, competence veya disability) karşılayıp
karşılamadığına karar verirken DSM- IV teşhisinde kullanılan bilgiye
ek bazı bilgilere
genellikle ihtiyaç duyulur: Bireyin fonksiyonel yetersizlikleri ve bu yetersizliklerin söz
konusu
standardı nasıl etkilediği gibi. Belirli bir teşhisin konmuş olması bozukluk,
maluliyet veya
yetersizlik seviyesini belirlemez.
Klinisyen
olmayan karar mercileri, teşhisin, ruhsal bozukluğun veya bu bozuklukla ilişkili
kısıtlanmaların etiyolojisini (sebebi) göstermediğini dikkate almalıdırlar.
Klinik olarak
konulan teşhis davranışlar üzerindeki kontrolün yitirilebileceğine işaret
etse de belli bir
zamanda kontrolün olmadığını veya olamayacağını teşhis
kendi içinde belirlemez.
Klinik
araştırmalar ve tecrübeler sonucunda ortaya çıkan yeni bilgiler süphesiz
DSM-IV’de
yer alan hastalıkları daha iyi anlamamızı sağlayacak. Bunun sonucu olarak,
ileriki yıllarda
bazı bozuklukların sınıflandırma sisteminden çıkarılması
mümkündür.